• Hiç şüphesiz, Allah, Kendisi'ne şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah'a şirk koşarsa elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.(Nisa Suresi 116)

ŞİRKİN İKİ TEMEL NEDENİ

Posted by Mina Berksan On

İnsanları şirke sürükleyen iki önemli neden vardır. Bunlar cehalet ve samimiyetsizliktir. İnsanın şirkten kurtulması ve şirke sapmaması için öncelikle gerekli ve yeterli imani bilgiye sahip olması, daha sonra da samimiyetsizlikten şiddetle kaçınması gerekir.
Cehalet

Allah'ın Kuran'da haber verdiği etkenlerin en önemlilerinden birisi din ahlakı konusundaki cehalettir. Bir ayette şirk koşanların bilgisiz bir topluluk olduğu şöyle bildirilmektedir:


Eğer müşriklerden biri, senden 'aman isterse', ona aman ver; öyle ki Allah'ın sözünü dinlemiş olsun, sonra onu 'güvenlik içinde olacağı yere ulaştır.' Bu, onların elbette bilmeyen bir topluluk olmaları nedeniyledir. (Tevbe Suresi, 6)

Halis imanın şartı olan bilgiye insan ancak Kuran sayesinde ulaşabilir. Kuran'da insanlara tevhidin ne demek olduğu açıkça bildirilmiştir. Allah'tan başka ilah olmadığı, putların neler olduğu, katıksız bir imanın nasıl olması gerektiği, Allah'ın razı olduğu tavır, davranış ve zihniyetin nasıl olduğu, nelerin, nasıl bir düşünce ve davranış biçiminin şirke yol açabileceği, nefsin tuzakları, şeytanın hileleri, sakınılması gereken tutum ve davranışlar tek tek, ince ince tarif edilmiştir.


Bu arada sözünü ettiğimiz öğrenmenin, elbette ki kuru bir bilgi artırma olmadığını vurgulamak gerekir. Kuran'da dikkat çekilen bilgi, yani "ilim", insanın kalbini etkileyen, onun aklını ve vicdanını harekete geçiren bir bilgidir. Eğer bu tür bir kavrama olmaz da, insan Kuran'da anlatılanları sadece bilgi olarak öğrenirse, bunun yararı olmasını da bekleyemez.

Kuran'da Allah'ın birliğini, O'ndan başka ilah olmadığını haber veren ayrıca şirk konusu ve şirk koşanların durumları hakkında çok sayıda ayet bulunur. Bu konuların sık sık vurgulanması ve en ince detaylarıyla tarif edilmesi, bunların kavranmasının insanlar için ne kadar hayati bir öneme sahip olduğunu göstermektedir. Kuran'ı gereği gibi okuyup düşünmemiş bir insanın ise elbette bu temel gerçekleri bilmesi mümkün değildir. Bu kimse Kuran'da ifade edildiği gibi "cahil"dir.



Böyle bir kimsenin durumu, Kuran indirilmeden önce dinden imandan haberi olmadan yaşayan müşrik toplumunun durumundan farksızdır.

Kuran'ın indirilmesinden önceki dönem, ayetlerde bilgisizliğin, cahilliğin hakim olduğu dönem anlamına gelen "cahiliye" olarak tanımlanır. Ancak Kuran indirildiği halde Kuran'a uymayan bir kimse, isterse aradan 1400 sene geçsin hala bir cahiliye ferdidir. Daha da ötesi, Kuran yanı başında durmasına rağmen, onun ilettiği doğru yola tabi olmadığı için cehaletinden ve şirkinden dolayı hiçbir mazereti ve özürü de olamaz. Bu kişi isterse babadan, dededen kalma kulaktan dolma bilgilerle, hurafelerle dindar olduğunu iddia etsin, Kuran ahlakını yaşamadığı sürece cahildir ve Kuran'da kastedilen imana ve anlayışa henüz kavuşamamıştır. Allah'ın indirdiğine ve elçiye uymayıp da, atalarının yoluna uyanlar aslında bilgisizlik ve sapkınlık üzerine kurulu bir anlayışa tabidirler. Bu gerçeğe Allah Kuran'da şöyle dikkat çeker:

Onlara: "Allah'ın indirdiğine ve elçiye gelin" denildiğinde, "Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter" derler. Ya ataları bir şey bilmiyor ve hidayete ermiyor idilerse? (Maide Suresi, 104)

Kuran'da birçok peygamberin, şirk koşan kavimlerini cahil olarak nitelendirdiklerini görürüz. Bu da bize cehaletin gerçekten de şirkin temelindeki çok önemli bir faktör olduğunu göstermektedir. Konuyla ilgili ayetlerden birkaçı şöyledir:

İsrailoğullarını denizden geçirdik. Putları önünde bel büküp eğilmekte olan bir topluluğa rastladılar. Musa'ya dediler ki: "Ey Musa, onların ilahları gibi, sen de bize bir ilah yap." O: "siz gerçekten cahillik etmekte olan bir kavimsiniz" dedi. (Araf Suresi, 138)

Ad'ın kardeşini hatırla; onun önünden ve ardından nice uyarıcılar gelip geçmişti; hani o, Ahkaf'taki kavmini: "Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, gerçekten ben, sizin için büyük bir günün azabından korkarım" diye uyarmıştı. Dediler ki: "Sen, bizi ilahlarımızdan çevirmek için mi bize geldin? Şu halde eğer doğru söylüyorsan, tehdit ettiğin şeyi, bize getir." Dedi ki: "İlim ancak Allah Katındadır. Ben size gönderildiğim şeyi tebliğ ediyorum; ancak sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum." (Ahkaf Suresi, 21-23)

Yukarıdaki ayetlerde bahsedilen "cahillik etme" kavramında çok ince bir anlam da vardır. Şöyle ki, ayetlerde kullanıldığı manayla cahillik etmek yalnızca bilmemeyi değil, bildiği, gerçekleri görüp tanıdığı halde anlamazlıktan gelmeyi de içine almaktadır. Hz. Musa'yı ve ona indirilen Tevrat'ı bilen, Hz. Musa'nın tebliğine, onun Firavun'la olan mücadelesine tanık olan İsrailoğulları'nın durumu buna bir örnektir.
İsrailoğulları bunca ilme kavuştuktan sonra, hiçbir şey bilmiyorlarmış gibi Allah'tan başka ilah istemişler, üstelik bu taleplerini de Hz. Musa'ya söyleyebilmişlerdir. Bu, oldukça şaşırtıcı bir durumdur.

Buradan da, cahillikten kurtulmanın yolunun bilgi edinmenin ötesinde, kalbe sindirilmiş, kalpte etki uyandıran, düşünce ve davranışlara yansıyan bir ilmi kavramak olduğunu anlıyoruz.

Nitekim şirke düşerek sapmış olan bazı eski kavimlerin, özellikle de İsrailoğulları'ndan bazı kimselerin -samimi olanları tenzih ederiz- hatası buradadır. Ellerinde büyük bir bilgi bulunmasına, dahası bu bilgiyi çok iyi öğrenmiş olmalarına karşın, yine de sapmışlardır. Bu nedenle Kuran'da böyle davranan kişiler "kitap yüklü eşekler" olarak tanımlanır. Ayetin ifadesiyle; "Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu yüklenmemiş olanların durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir". (Cuma Suresi, 5)

Kuran'da bazı Yahudilerden söz edilirken ayrıca, "Onlardan bir bölümü, Allah'ın sözünü işitiyor, akıl erdirdikten sonra, bile bile değiştiriyorlardı" (Bakara Suresi, 75) şeklinde de haber verilmektedir. Bu da İlahi bir bilgiye sahip olmanın tek başına yeterli olmadığını, bir de bu bilgiyi gerçekten Allah korkusuyla değerlendirecek samimi bir kalbin gerekli olduğunu gösterir.


Bu noktada, şirkten arınmış halis bir imana sahip olmanın bir diğer önemli şartı görülmektedir: "Samimiyet". Doğal olarak bunun tersi olan "samimiyetsizlik" de kişiyi şirke sürükleyen etkenlerden birisi olmuş olur.

Samimiyetsizlik

Burada samimiyetsizlikten kastettiğimiz, insanın gerçekleri gördüğü, öğrendiği halde, nefsinin dünyevi çıkarlarını gözetmek uğruna gerçeklere uymaması, hatta bunların tam tersine hareket etmesidir. Kuran'ı gereği gibi okuyan, akla ve vicdana sahip olan bir kimse Allah'ın hoşnut olacağı tavır ve ahlak biçiminin nasıl olması gerektiğini görür ve anlar. Ancak, samimiyeti derecesinde bu anladığına uyabilir ve hayatını buna göre şekillendirebilir.

Samimiyetsiz insan bazı küçük hesaplar ve menfaatler uğruna, bildiği doğruları bir kalemde terk edebilir. Hevasının, yani nefsinin istek ve arzularının, hırs ve ihtiraslarının peşinden gider. Allah'ın sınırlarını aşar, emirlerini göz ardı eder. Kısaca dünyaya meyleder, ahiretini ise çok ucuz bir karşılığa satar.

Unutmamak gerekir ki insan Allah'ın emirleri ile nefsinin emirleri arasında bir tercih yapma noktasında nefsine tabi olursa nefsini Allah'a şirk koşmuş olur. Bu tutumundan vazgeçip tevbe etmedikçe de şirkten arınamaz. İsterse nefsiyle çatışmayan diğer konulara son derece titizlik göstersin yine de fark etmez. Örneğin bir insan dıştan bakıldığında çok ibadet ediyor gibi görünebilir, gerçekten bazı ibadetleri yapıyor da olabilir. Ancak bu kişi bile bile Allah'ın tek bir hükmünü umursamazlıktan geliyorsa, örneğin 5 vakit namazını kılmıyorsa, bu noktada vicdansızlık yapıyor ya da daha doğru bir deyimle nefsini tercih ediyordur. Üstelik nefsinin istek ve arzuları doğrultusunda, bile bile, ısrarla, tevbe etmeyip pişmanlık duymaksızın bu tavrına devam ediyorsa bunun anlamı şirk olabilir. Böyle kimseler işlerine gelmeyen konularda Allah'ın emirlerini terk edip hevalarına uydukları için hevalarını ilah edinmiş, dolayısıyla müşrik olmuşlardır. Müşriklerinse tevbe etmedikleri ve direndikleri sürece, ibadetleri de dahil olmak üzere bütün yapıp ettikleri boşa çıkacaktır. Allah Kuran'da şöyle bildirmektedir:

Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu: "Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın. "Hayır, artık (yalnızca) Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol." (Zümer Suresi, 65-66)

Buraya kadar anlaşılacağı gibi, kastettiğimiz anlamda samimiyetsizlik, bütünüyle din ahlakından yoksun kimselere özgü bir durum değildir. Samimiyetsizliklerinden ötürü şirke saplanan kimseler kimi zaman da dindar görünümleri altında çifte standart uygulayan kişilerdir. Böyle kişiler bir yandan dünyalarını kurtarmaya, nefislerini memnun etmeye çalışırken bir yandan da yaşamlarına dini motifler katarak vicdanlarını rahatlatmaya çalışırlar. Bunlar dini Allah'ın istediği ve Kuran'da bildirdiği şekilde değil de kendi istekleri doğrultusunda yaşarlar. Yani kendilerine göre bir din oluşturur ve bunu yaşarlar. Ama yaptıkları şeyin anlamı açıktır; Allah'ın rızasını değil de nefislerinin rızasını tercih etmişlerdir. Samimi bir imanda ise böyle bir şey asla söz konusu olamaz. Nefsin istekleri, emirleri, telkinleri hiç önemli değildir. Önemli olan tek şey Allah'ın istekleridir; mümin Allah'ın rızasını ve hoşnutluğunu kazanmak için nefsine rahatça söz geçirir. Allah'ın emir ve yasaklarına karşı son derece titiz olur. Allah'a olan yoğun sevgisi, korkusu, bağlılığı bunu gerektirir. Bu nedenle hiçbir noktada nefsiyle dini arasında bir seçime gitmez. Eğer bir konuda Allah'ın hoşnut olacağını umduğu seçeneği anladıysa vakit geçirmeksizin onu yapar.


Müminlerin tam tersi bir anlayışa sahip olan müşrikler ise, en başta Allah'a karşı samimiyetsizdirler. Allah bunların kalplerinden geçeni, niyetlerini, sahtekarlıklarını bilmekte ve her yaptıklarına şahit olmaktadır. Oysa müşrikler bu açık gerçeğe rağmen Allah'a karşı samimi davranmamakta, iki yüzlü tavırlarına devam etmektedirler.
Samimiyetsizce öne sürdükleri hatta kendilerini bile inandırdıkları mazeretlerin kabul edileceğini sanmaktadırlar. Zaten sorulduğunda hemen hepsi kendilerini cennete layık kimseler olarak görürler.

Belli bir bilgiye sahip olduğu halde bile bile şirke yönelen kişinin algılama yeteneğinin kapandığı Kuran'da bildirilmiştir. Bu nedenle müşriklerin bu tür anlaşılmaz, samimiyetsiz, çifte standart tutumlarında herhangi bir akıl ve mantık aramak boş ve anlamsızdır. Bu gerçek göz önünde bulundurulduğunda, samimiyetsizliğin ve bundan kaynaklanan şirkin temelinde bir nevi şuursuzluk ve Allah'ı gereği gibi takdir edememe durumu olduğu anlaşılmaktadır. Zümer Suresi'nde müşriklerin bu şuur noksanlığından şöyle söz edilir:



Onlar, Allah'ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yer, bütünüyle O'nun avucu (kabzası)ndadır; gökler de sağ eliyle dürülüp-bükülmüştür. O, şirk koştuklarından münezzeh ve Yücedir. (Zümer Suresi, 67)

Samimiyetsiz iki yüzlü bir müşrik, yalnızca kendisi için değil çevresi için de bir tehlikedir. Çünkü kendisi çekinmeden, pervasızca şirk koşarken bir yandan da diğer insanları buna teşvik eder. Bu tehlikeden kurtulmanın tek yolu ise samimiyettir. Bir insan bütün ömrünü şirk içinde geçirmiş veya bilmeden bu tür insanların peşinden gitmiş olabilir.

Ama bilmelidir ki günün birinde tevbe edip, samimi bir kalple Allah'a yönelirse elbette ki Allah'tan kurtuluş umabilir. Bunun için yapması gereken ise hayatının her anında her saniyesinde yalnızca Allah'ın rızasını esas almak, din ahlakını Allah'ın son hak kitabı olan Kuran'dan öğrenmek ve öğrendiklerini tam anlamıyla uygulamaktır. Ama unutmamak gerekir ki uygularken hiçbir mazeret, şart öne sürmemeli Allah'ın hükümlerine ve rızasına kayıtsız, şartsız teslim olmalı ve hiç vakit geçirmeden uygulamalıdır. Bu takdirde elbette ki bağışlaması bol olan Allah'tan rahmet umabilir. Bu gerçeğe Allah Kuran'da şöyle dikkat çekmiştir:

(Benden onlara) De ki: "Ey kendi aleyhlerinde olmak üzere ölçüyü taşıran kullarım. Allah'ın rahmetinden umut kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar. Çünkü O, bağışlayandır, esirgeyendir." Azab size gelip çatmadan evvel, Rabbinize yönelip-dönün ve O'na teslim olun. Sonra size yardım edilmez. Rabbiniz'den, size indirilenin en güzeline uyun; siz hiç şuurunda değilken, azab apansız size gelip çatmadan evvel. (Zümer Suresi, 53-55)

“DUYGUSALLIK” ŞİRKE GÖTÜRÜR

Posted by Mina Berksan On

Şirkin mantıklı ve akılcı bir dayanağı olmadığı açıktır. Yani bir kimse düşünüp taşınıp, Allah'tan başka ilahlar olduğuna karar verip de şirk koşmaya başlamaz. Tam tersine bir kimse düşünüp aklıyla, vicdanıyla muhasebe yaptığında, Allah'tan başka ilah olmadığını ve olamayacağını apaçık görür ve anlar. Ancak, buna rağmen insanlardan bir kısmı hatta çoğunluğu, bu gerçeği fark etmiş olmanın gerektirdiği düşünce ve davranış biçimini sergilemez, tam aksine hareket eder. Bu, şaşırtıcı ve mantıksız olduğu halde çok sık karşılaşılan bir durumdur.
Bir gerçeği akıl ve mantık kabul ettiği halde, bu gerçeğe uymamak ve farklı yollar benimsemek birtakım duygusal etkenlerin akla ve mantığa baskın çıkmasından, bunları örtmesinden kaynaklanır. Biz bunu kısaca "duygusallık" ya da "romantizm" olarak tanımlayacağız.

İnsanın doğru düşünmesi ve doğru hareket edebilmesi ancak aklını kullanması sayesinde olur. Kuran'ın pek çok ayetinde, müminlerin akıllarını kullanarak çok önemli gerçekleri kavradıkları, müşriklerin, kafirlerin ise akıllarını kullanmadıkları ve bu yüzden içinde bulundukları duruma düştükleri anlatılır. İşte bunun önemli sebeplerinden birisi müşriklerin yalnızca duygularının etkisinde hareket etmeleridir.

Aklın kapanmasına sebep olan duygusallık insanı şeytanın bütün telkinlerine açık hale getirir, onun oyuncağı yapar. Şeytan duygusallık silahıyla müşrikleri dilediği gibi yönlendirip her türlü sapkınlığa sürükleyebilir.


İnsana yaratılıştan verilmiş olan, sevgi, korku, güven, ihtiyaç, sığınma, vs. gibi bütün duygular, Allah'ın rızasını kazanması, Allah yolunda kullanması, iyinin ve doğrunun savunucusu, takipçisi olması için verilmiştir. Ancak bu duygular Kuran'da tarif edilen şekilde yaşanmazsa, şeytani yönde bir itici güç oluştururlar.


Şirkin ortaya çıkışı da bu sevgi, korku, sığınma, yardım bekleme, güvenme gibi duyguların, veriliş amacından saptırılıp yanlış yönlendirilmesiyle olur. Bu duygular rahmani veya şeytani doğrultuda yönlendirilebilirler. Rahmani tarafa yönlendirildiklerinde insanı imana, ihlasa, Allah'a götürürken, şeytani yöne çevrildiklerinde şirke ve pisliğe sürüklerler. Çünkü kişi, Allah'a ve O'nun istediği yöne yöneltmesi, karşılığını Allah'tan beklemesi gereken bu tür hisleri başkalarına yöneltince ilahlık vasfını da onlara yüklemiş olur.

Dolayısıyla, Allah'ı bırakıp da Allah'ı sever gibi sevdiği kişiyi ya da Allah'tan korkar gibi korktuğu kimseyi veya Allah'ı unutup da kendisinden yardım beklediği kimseyi ilahlaştırmış olur.


Oysa ileride de açıklayacağımız gibi, sevilmeye, övülmeye, yüceltilmeye, kendisinden korkulmaya, yardım istenilmeye, güvenilmeye gerçek anlamda layık olan sadece Allah'tır. Zira, herşeyin kaynağı, herşeye varlığını veren, üstünlük ve güzelliklerin, tüm bilgi ve gücün yegane sahibi Allah'tır. Bütün bu özellikler ilahlık özellikleridir.



Bu özellikleri, Allah'ı unutarak yaratılmışlara vermek bu varlıkları ilah edinmek anlamına gelir ki bu şirk olur.

Şimdi, sevgi, korku, yardım bekleme hislerini tek tek ele alarak, akılla bu hisleri kontrol altına almamanın, aklıyla değil de duygularıyla hareket etmenin şirke nasıl yol açabileceğini inceleyelim.

Sevgi

İman eden bir kişi, bütün kalbiyle sevmesi, yakınlaşması, bağlanması gereken varlığın Allah olduğunu bilir. Çünkü Allah kendisini yoktan var etmiş, bedenini, aklını, şuurunu, imanını ve sahip olduğu bütün herşeyi ona vermiştir. Bütün ihtiyaçlarını karşılamış ve halen de karşılamaktadır. Kendisi için bu dünyada sayısız nimetler yaratmıştır.

Dahası, Kendisi'ne iman ettiği ve itaat ettiği takdirde, onu, hem dünyada hem de ahirette çok büyük ve sonsuz bir nimetle, Katından bir sevgi ve hoşnutlukla müjdelemektedir. Bütün bunları da yalnızca Kendisi'nden bir rahmet ve lütuf olarak karşılıksız bir şekilde vermektedir. O halde gerçek anlamda, herkesten çok sevilmeye, bağlanılmaya layık olan yalnızca Allah'tır.


Sevginin oluşmasındaki sebeplerden biri de sevilen kimsedeki üstün ve güzel özelliklere karşı duyulan ilgi ve hayranlıktır. Bu ilgi ve hayranlık karşı taraftan da karşılık gördüğünde aradaki ilişki kuvvetli bir sevgi bağına dönüşür. Ancak burada önemli olan nokta, üstünlük ve güzelliğin gerçek sahibini bulmak ve ilgi, sevgi ve hayranlık hislerini ona yöneltmektir. O da yine, bütün güzelliklerin, üstün ve yüce sıfatların kaynağı, sahibi olan Allah'tır. O'nun yarattıklarının sahibiymiş gibi göründükleri üstün sıfatlar ise, yalnızca Allah'ın sonsuz sıfatlarının çok küçük birer yansımasıdırlar ve gerçekte Allah'a aittirler. Allah'ın kulları üzerinde tecelli etmekte, yani görünmektedirler. Bütün bunlardan dolayı sevgi ancak Allah'ın Zatına duyulur. İnsanın bir kimseyi veya bir eşyayı, Allah'tan bağımsız, müstakil bir varlık olarak görüp de Allah'ı sever gibi sevmesi ise, onun şirk koştuğunun en belirgin alametlerinden birisidir.

Burada kastedilen temelinde yanlış ve haksız bir sevginin olduğu durumlardır. Elbette ki sevgi duymak yanlış değildir, yanlış olan Allah'ı tamamen unutup, adeta bir tutkuyla, ihtirasla karşı tarafa bağlanmaktır. Ya da o insan için Allah'ın rızasını ve hoşnut olacağı şeyleri terk etmektir. Oysa imani gözle bakıldığında insanların sahip oldukları tüm güzelliklerin asıl sahibinin Allah olduğu anlaşılır. Bunu fark eden insan doğal olarak Allah'a yönelir, karşısındaki insanı severken aslında Allah'ı sevdiğinin bilincindedir. Ancak müşriklerin sevgilerinde durum farklıdır. Bir ayette müşriklerin Allah'ı bırakıp, kendilerine sevgi bağı ile putlar edindikleri, Hz. İbrahim'in sözleriyle şöyle ifade edilir:

(İbrahim) Dedi ki: "Siz gerçekten, Allah'ı bırakıp dünya hayatında aranızda bir sevgi-bağı olarak putları (ilahlar) edindiniz. Sonra kıyamet günü, kiminiz kiminizi inkar edip-tanımayacak ve kiminiz kiminize lanet edeceksiniz. Sizin barınma yeriniz ateştir ve hiçbir yardımcınız yoktur." (Ankebut Suresi, 25)


Yukarıdaki ayette haber verildiği gibi, ahirette bu sevgi bağı nefrete ve karşılıklı inkara dönüşecektir. Bunun sebebi, insanların sevgi bağı kurarak edindikleri bu putların ahirette kendi azaplarına sebep olmasıdır. Yalnızca Allah'ı ilah edinen bir kimsenin başka bir şeyi, başka bir kimseyi Allah kadar ya da O'ndan daha fazla sevmesi söz konusu olamaz. Bunun aksine bir tutum takınan müşrikler ise ayette şöyle tarif edilir:

İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi. (Bakara Suresi, 165)


Ayette, iman edenlerin en çok Allah'ı sevdikleri belirtilmiştir. Bunun aksi bir uygulama içinde olan kişinin samimi olmadığı ya da Allah'ı ve dini gereği gibi tanımıyor olabilir. Zaten ayetin sonundan, şirk koşanların Allah hakkında yanlış ve eksik bir bilgi ve anlayışa sahip oldukları anlaşılmaktadır. Bunlar, Allah ile samimi bir yakınlık kuramadıklarından ve Allah'ı gereği gibi takdir edemediklerinden, sahip oldukları sevgiyi başka kişilere yöneltirler.

Burada sevgi yoluyla yaşanan şirk modelinin en sık ve yoğun rastlandığı ilişki türü olan kadın-erkek ilişkileri üzerinde özellikle durmakta yarar vardır.

Kadın-erkek ilişkilerinde, Allah rızası dışında karşılıklı kurulan bağlılık ve beraberlikler, insanları şirke saptıran en önemli konulardan birisidir. Genellikle romantizm, duygusallık ve karşılıklı birtakım menfaatler üzerine kurulan bu tür beraberliklerde kişiler Allah'ın rızasını değil, birbirlerinin rızasını ve hoşnutluğunu ararlar. Birbirlerinin hoşnutluğunu Allah'ın rızasına tercih ederler. Birbirlerini memnun edebilmek için Allah'ın sınırlarını çiğnemekte bir sakınca görmez, rahatsızlık hissetmezler. Allah'ın temelinde kendisine yöneltilmesi için verdiği sevgi duygusunu birbirlerine yöneltirler. Allah'ı değil birbirlerini anarlar. Sonuçta Allah'a karşı yerine getirmeleri gereken bütün vazifeleri birbirlerine karşı yerine getiren, birbirlerini Allah'tan bağımsız müstakil varlıklar olarak gören kişiler ortaya çıkar. Kuran'da bu tür ilişkiler birbirine tapma, birbirini ilah edinme olarak tanımlanır.
Bu tür bir şirk ilişkisinde kadınlara karşı beslenen tutku dolu sevgiye Kuran'da dikkat çekilmektedir. Eğer bu sevgi, Allah'ı unutturan, Allah'ı gereği gibi anmayı engelleyen, Allah sevgisine tercih edilen, kalpten Allah sevgisini çıkarıp da onun yerine konulan bir sevgi türüyse, kişiyi doğrudan şirke sürükler. Toplumda masum görülen böyle bir tutumun aslında Allah Katında çok farklı bir karşılığı olduğu bize Kuran'da şöyle haber verilir:


Onlar, O'nu bırakıp da (birtakım) dişilere taparlar. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan başkasına tapmazlar. (Nisa Suresi, 117)

Aynı tehlike yalnızca erkekler için değil kadınlar için de geçerlidir. Toplumda, bu şirk sevgisi, "aşk", "romantizm", "saf ve temiz duygular", vs. şeklinde masum gösterilir, hatta yüceltilip teşvik edilir.



Özellikle genç yaştaki insanları etkisine alan bu romantizm telkini akıl ve şuurun gelişmesini engellediği için, dinden, imandan, yaratılış amaçlarından haberleri olmayan, Allah'ı unutmuş, Allah sevgisini, Allah korkusunu bilmeyen, şirki doğal bir davranış, bir yaşam tarzı haline getirmiş sapkın nesiller meydana çıkmaktadır. Ancak burada önemli bir noktayı tekrar hatırlatmakta yarar vardır: Elbette ki insanlar birbirlerini sevebilirler, birbirlerine sevgiyle bağlanabilirler, ama tüm bunlar Allah'tan bağımsız olmamalıdır. Yoksa özünde Allah sevgisine dayalı olmak kaydıyla insanların birbirlerine sevgiyle tutkun olması Kuran'da sözü edilen ve cennette olacağı bildirilen bir modeldir. Bir ayette, cennette "Eşlerine sevgiyle tutkun" (Vakıa Suresi, 37)

insanların olacağı haber verilmiş ve bu modelin makbuliyetine dikkat çekilmiştir.

Müminin sevgisi berrak, nurlu, kalpte ferahlık oluşturan bir sevgidir.

Çünkü sevgisinin gerçek muhatabı Allah'tır. Karşısındaki varlığı dünyada Allah'ın tecellilerini barındırdığı için sever. Bu yüzden de, sevdiği bir kimse veya varlık ölünce veya sevdiği bir eşya kaybolunca, kendisinden alınınca mümin üzülmez, bir mahrumiyet, ayrılık acısı çekmez. Çünkü sevdiği varlıktaki maddi manevi bütün güzelliklerin, tecellilerin gerçek sahibi Allah'tır. Allah ebedi ve ezelidir. Hepsinden önemlisi kendisine şah damarından daha yakındır. Yalnızca kendisini imtihan etmek için geçici olarak bazı tecellilerini geri almıştır. İmanını ve bu anlayışını sürdürdüğü sürece dilerse bu dünyada dilerse ahirette sonsuza dek kendisine çok daha yoğun olarak pek çok güzel sıfatıyla tecelli edecektir. İşte bu sırrı kavradığı ve katıksız gerçek imana kavuştuğu için mümine üzüntü ve acı verecek, onu duygusallığa düşürecek hiçbir durum söz konusu değildir. Bir ayette iman edenlerin bu ruh hali şöyle tarif edilir:

Şüphesiz: "Bizim Rabbimiz Allah'tır" deyip sonra doğru bir istikamet tutturanlar (yok mu); artık onlar için korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır. (Ahkaf Suresi, 13)


Müşrikler içinse durum tam tersidir. Sevdikleri, bağlandıkları kişiler kendilerini birer birer terk ettiklerinde, her biri için sonsuz ayrılık acısını kalplerinde duyarlar. Allah'a tercih ettikleri, şirk koştukları herkes ve herşey onların dünyada ve ahirette azaplarına sebep olacaktır. Bu durum şarkıların, şiirlerin, romanların ve filmlerin vazgeçilmez konusunu oluşturur. Bunların pek çoğunun temasını karşılıksız, ümitsiz aşklar, ayrılıklar, ihanetler, terk etmeler, ölümler ve bunlardan kaynaklanan acı, keder ve ızdırap oluşturur.


Bu şekilde dünyada başlayan azapları ahirette çok daha şiddetli bir maddi ve manevi azapla sonsuza dek devam eder. Kuran'da, cehennemde yüreklere tırmanıp çıkan bir ateşten bahsedilmektedir.

"Hutame"nin ne olduğunu sana bildiren nedir? Allah'ın tutuşturulmuş ateşidir. Ki o, yüreklerin üstüne tırmanıp çıkar. (Hümeze Suresi, 5-6-7)

İşte dünyadaki her türlü yürek acısının kat kat şiddetlisi cehennemde müşriğin manevi azabının bir parçasını oluşturur. Allah Kendisi'ne ihanet eden, haksız yere şirk koşanlardan hem dünyada hem de ahirette intikam alır.

Korku

İnsanları şirke sürükleyen unsurlardan bir diğeri de korkudur. Yalnızca Allah'a karşı yöneltilmesi gereken korku hissi, O'nun yarattıklarına karşı duyulduğunda ve bu korku kişinin tavır ve davranışlarını etkilediğinde şirk oluşmuş olur. Çünkü Kendisi'nden gerçekten korkulmaya layık olan tek varlık Allah'tır. Mutlak gücün sahibi O'dur.



Herşey O'nun dilemesi ve kontrolü altındadır. O'nun bilgisi ve izni dışında hiçbir şey gerçekleşemez. O dilemediği sürece hiçbir şey insana zarar veremez. O bir kimseye zarar dileyecek olsa, bu zararı Allah'tan başka giderecek de yoktur. Dolayısıyla korkup sakınılması gereken sadece Allah'tır. Allah'tan başkasından korkmak ise korktuğu şeyi adeta Allah dışında bir güç ve kudret sahibi olarak görmek, onun Allah'tan bağımsız olduğunu, Allah'ın belirlediği kader dışında hareket ettiğini düşünmek, kısaca onu ilahlaştırmak anlamına gelir. Allah'tan başkasına karşı korku beslemenin şirk, diğer bir deyimle ikinci bir ilah edinmek olduğu Kuran'da şöyle haber verilir:

Allah dedi ki: "İki ilah edinmeyin: O, ancak tek bir İlahtır. Öyleyse Benden, yalnızca Benden korkun." Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur, itaat-kulluk da (din de) sürekli olarak O'nundur. Böyleyken Allah'tan başkasından mı korkup-sakınıyorsunuz? (Nahl Suresi, 51-52)


Bir başka Kuran ayetinde ise Allah'tan başka hiçbir şeyden korkmamak gerektiği şöyle bildirilir:

Allah, kuluna yeterli değil mi? Seni O'ndan başkalarıyla korkutuyorlar. Allah, kimi saptırırsa, artık onun için bir yol gösterici yoktur. (Zümer Suresi, 36)

Yukarıdaki ayette de dikkat çekildiği gibi müşrikler, Allah'tan değil insanlardan, hatta müminlerden korkarlar. Kuran'da, bunun yine akılsızlıklarının bir sonucu olduğu şöyle anlatılır:

Herhalde içlerinde 'dehşet ve yılgınlık uyandırma bakımından' siz, Allah'tan daha çetinsiniz. Bu, şüphesiz onların 'derin bir kavrayışa sahip olmamaları' dolayısıyla böyledir. (Haşr Suresi, 13)

Yardım bekleme ve güvenme duygusu

Allah'ın dışındaki varlıklar yalnızca O'nun yarattıklarıdır. O'nun dilemesiyle var olmuşlardır. O'nun dilemesiyle varlıklarını devam ettirirler. Şifayı ve rızkı veren, güldüren ve ağlatan Allah'tır. Kısaca Allah'tan başka herşey ve herkes, sonsuz aciz, sonsuz fakir, sonsuz muhtaç varlıklardır. Bunların kendilerine ait bir güçleri, kabiliyetleri yoktur; öyle ki kendilerine bile yardıma güç yetiremezler. O halde, ortada Allah'tan başka güvenilecek, yardım umulacak, bir şeyler istenecek, beklenecek kimse de yoktur.

Bu nedenle, Allah'tan değil de başkalarından yardım dilemek, Allah'a güvenmeyip, sebeplere, aracılara, insanlara güvenmek, Allah'ın yarattıklarını Allah'tan bağımsız bir güç, irade ve etki sahibi olarak görmek demektir ki, bu da apaçık şirktir.

Allah'ı bırakıp da kullarından yardım bekleyenlerin düştükleri sapkınlık Kuran'da şöyle ifade edilir:

Yardım görürler umuduyla, Allah'tan başka ilahlar edindiler. Onların (o ilahların) kendilerine yardım etmeye güçleri yetmez; oysa kendileri onlar için hazır bulundurulmuş askerlerdir. (Yasin Suresi, 74-75)

Ayetlerde belirtildiği gibi bu tür beklentilerle sahte ilahlara güvenip dayananlar bunların kölesi haline gelirler. Geleceklerini güvence altına alabilmek amacıyla Allah'ı unutup da O'nun yarattıklarını razı etmeye çalışan insanlara sık sık rastlamak mümkündür. Allah'tan başkasından medet uman bu insanlar beklentilerinin karşılığını görmedikleri gibi putlarının emrinde zillet ve aşağılanma içinde bir ömür geçirirler.
Şirklerinin dünyadaki karşılıklarından biri olan bu horluk ve aşağılanma, ahirette daha şiddetli ve ebedidir.

Allah bir ayetinde, insanların tıpkı kendileri gibi aciz birer kul olan diğer varlıklara kulluk etmelerinin anlamsızlığını şöyle açıklar:

Ey insanlar, (size) bir örnek verildi; şimdi onu dinleyin. Sizin, Allah'ın dışında tapmakta olduklarınız -hepsi bunun için biraraya gelseler dahi- gerçekten bir sinek bile yaratamazlar. Eğer sinek onlardan bir şey kapacak olsa, bunu da ondan geri alamazlar. İsteyen de güçsüz, istenen de. (Hac Suresi, 73)


Başka ayetlerde ise Allah'tan başka yardım istenen varlıkların acizlikleri şöyle ifade edilir:

Kendileri yaratılıp dururken, hiçbir şeyi yaratamayan şeyleri mi ortak koşuyorlar? Oysa (bu şirk koştukları güçler ve nesneler) ne onlara bir yardıma güç yetirebilir, ne kendi nefislerine yardım etmeğe. (Araf Suresi, 191-192)

O'ndan başka taptıklarınız ise size yardıma güç yetiremezler, kendilerine de. (Araf Suresi, 197)

Görüldüğü gibi Allah'ı unutarak kendilerinden medet umulan, yardım istenilen varlıkların aslında kendilerine yardım etmeye bile güçleri yoktur. Ancak bu gerçekten gaflet içinde olan ve Allah'tan başkasına yalvarıp yakaran kişiler her dönemde var olmuşlardır. Bu gafil insanların uğrayacakları son, pek çok ayette bildirilmiştir. Bu ayetlerden birisi şöyledir:

Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarıp-yakarma, sonra azaba uğratılanlardan olursun. (Şuara Suresi, 213)

Sahip olduğu mallara güvenerek Allah'a şirk koştuğu için daha dünyadayken azaba uğratılanlara verilebilecek örneklerden biri Kehf Suresi'nde anlatılan bağ sahibidir. Önceki bölümlerden hatırlanacağı gibi bahsi geçen kişi, sahip olduğu bağ, bahçe ve mallardan ötürü son derece kibirlidir. Bu malların sonsuza kadar yok olmayacağını, kıyametin de kopmayacağını iddia etmektedir. Ancak kendisine verilen azabı görünce şirk koşmakla ne büyük bir hata işlediğini anlar. Bu durum ayetlerde şöyle haber verilir:


(Derken) Onun ürünleri (afetlerle) kuşatılıverdi. Artık o, uğrunda harcadıklarına karşı avuçlarını (esefle) oğuşturuyordu. O (bağın) çardakları yıkılmış durumdaydı, kendisi de şöyle diyordu: "Keşke Rabbime hiç kimseyi ortak koşmasaydım." Allah'ın dışında ona yardım edecek bir topluluk yoktu, kendi kendine de yardım edemedi. (Kehf Suresi, 42-43)


Allah'tan başkasından medet uman, Allah'tan başkalarına rağbet eden, onlardan merhamet dilenen, onlara güvenen bir kişi, başta da belirttiğimiz gibi, bu umduklarına asla kavuşamaz ve bu nedenle hayatı boyunca, özellikle de zor anlarında, büyük bir boşluk, sahipsizlik ve terk edilmişlik hissine kapılır. Kendisini, dünyanın binbir türlü karmaşası ve sıkıntısı karşısında, güvendiği sahte ilahlar tarafından terk edilmiş, çaresiz, yapayalnız bırakılmış hisseder. Bu gerçeğe, "Allah ile beraber başka ilahlar edinme, yoksa kınanmış ve kendi başına (yapayalnız ve yardımcısız) bırakılmış olursun." (İsra Suresi, 22) ayetiyle dikkat çekilmiştir. Kuran'da başka ayetlerde ise, müşriklerin içinde bulundukları bu boşluk çok hikmetli bir benzetmeyle şöyle açıklanmaktadır:

... Öyleyse iğrenç bir pislik olan putlardan kaçının, yalan söz söylemekten de kaçının. Allah'ı birleyen (Hanif)ler olarak, O'na ortak koşmaksızın. Kim Allah'a ortak koşarsa, sanki o gökten düşmüş de onu bir kuş kapıvermiş veya rüzgar onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir. (Hac Suresi, 30-31)


Yalnızca Allah'a güvenip dayanan, yalnızca O'na kulluk edip yalnızca O'ndan yardım isteyen müminler ise nimet, izzet ve şeref içinde bir ömür sürerler. Bunlar, Kuran'ın ifadesiyle "iman edenler ve kalpleri Allah'ın zikriyle mutmain olanlardır".


Kalbi Allah'ın zikriyle mutmain, yani tatmin olmuş olan bir mümin, başka hiçbir şeye muhtaç olmaz. Olabilecek en büyük şerefe kavuşmuştur. Çok büyük zorluklarla karşılaşsa da, "ben, dayanılmaz kahrımı ve üzüntümü yalnızca Allah'a şikayet ediyorum" (Yusuf Suresi, 86) diyen Hz. Yakup gibi vakarlı olur. Müminlerin bu tavrı, ayette şu şekilde haber verilmektedir:

De ki: "Allah'ın bizim için yazdıkları dışında, bize kesinlikle hiçbir şey isabet etmez. O bizim mevlamızdır. Ve mü'minler yalnızca Allah'a tevekkül etmelidirler." (Tevbe Suresi, 51)

Buraya kadar incelediğimiz sevgi, güvenme ve yardım bekleme gibi duyguların biraraya gelip kaynaşmasından Kuran'da "dost (veli) edinme" adı verilen yakınlık doğar. Allah, Kuran'da dost ve yardımcı olarak Kendisi'nin yeterli olduğunu haber vermektedir. (Nisa Suresi, 45) Kendisi'nden başka dost ve yardımcı olmadığını da Allah Kuran'da şöyle belirtmiştir:
"Gerçek şu ki, göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır; diriltir ve öldürür. Sizin Allah'tan başka veliniz ve yardımcınız yoktur." (Tevbe Suresi, 116)

Dost ve yardımcı edinilmeye layık yegane varlık Allah'tır. Çünkü O'ndan başkaları, daha önce de belirttiğimiz gibi, kendilerine bile yardım etmeye güçleri olmayan, kendileri de yaratılmış olan, her bakımdan Allah'a muhtaç ve bağımlı olan aciz varlıklardır:

De ki: "O, gökleri ve yeri yaratırken ve O, (hep) besleyen (hiç) beslenmezken, ben Allah'tan başkasını mı veli edineceğim?" De ki: "Bana gerçekten Müslüman olanların ilki olmam emredildi ve: Sakın müşriklerden olma." (denildi.) (Enam Suresi, 14)

Halbuki, müşriklerin önemli bir özelliği de kendilerine Allah'tan başka dostlar edinmeleridir. Oysa, Allah'ı bırakıp kullarını veli edinmek önemli bir suçtur, böyle bir davranışın kişiyi çok acı bir sonuca götürdüğü Kuran'da şöyle haber verilir:

İnkâr edenler, Beni bırakıp kullarımı veliler edindiklerini mi sandılar? Gerçekten Biz cehennemi kafirler için bir durak olarak hazırlamışız. (Kehf Suresi, 102)

Müminler yalnızca Allah'ı veli edinirken, inkarcılar ve müşrikler de şeytanı veli edinirler. Şeytanı dost edinmek ise, onun emirlerine uymakla olur. Yani Kuran'a aykırı hareket etmekle, Allah'ın sınırlarını tanımamakla, şirk koşmakla, Allah'ı anmamakla... Zaten şeytanın emrettikleri de bunlardır. Oysa şeytanı bu şekilde dost edinmek insanın kendisi için son derece akılsızca bir harekettir; çünkü ayetin ifadesiyle, "kim onu veli edinirse, şüphesiz o (şeytan) onu şaşırtıp-saptırır ve onu çılgın ateşin azabına yöneltir." (Hac Suresi, 4) Bu yüzden de Allah insanı bu düşmanına karşı uyarmış, gerçek dostun Kendisi olduğunu şöyle bildirmiştir:

Allah, sizin düşmanlarınızı daha iyi bilendir; bir veli (en güvenilir bir dost) olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah yeter. (Nisa Suresi, 45)

Minnettarlık duygusu

İnsan, hayatının her anında çeşit çeşit nimetle karşı karşıyadır. Kendisine gelen nimetler çoğunlukla sebepler aracılığıyla olduğu için insan şükran duygularını bu sebeplere yönlendirmeye çok meyillidir. Oysa bu duygunun da gerçek anlamda yöneltilmesi gereken Allah'tır.



Kuran'da minnettarlık duygusunun ifadesi "şükretmek" olarak tanımlanır. Şükretmek, aracılar kim ya da ne olursa olsun, bütün nimetleri kendisine gönderenin yalnızca Allah olduğunun ve her konuda yalnızca O'na muhtaç olduğunun bilincinde olmak, O'na karşı teşekkür ve minnettarlığını kalben ve dille ifade etmektir.

Allah'a şükretmek ve O'na minnettar olmak, Kuran'da gerçek bir kulluğun göstergesi olarak şöyle belirtilmiştir:

Ey iman edenler size rızık olarak verdiklerimizin temiz olanlarından yiyin ve yalnızca O'na kulluk ediyorsanız, Allah'a şükredin. (Bakara Suresi, 172)

Öyleyse Allah'ın sizi rızıklandırdığı şeylerden helal (ve) temiz olanlarını yiyin; eğer O'na kulluk ediyorsanız Allah'ın nimetine şükredin. (Nahl Suresi, 114)


Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi, Allah'a şükretmek başka ilahlar edinmeden, yani şirk koşmadan kulluk etmenin bir şartı ve göstergesidir. Gerçekten de, yalnızca Allah'a şükreden bir kimse bütün nimetlerin Allah'tan geldiğinin, herşeyin O'nun elinde, O'nun kontrolünde olduğunun, yani Allah'tan başka ilah olmadığının bilincinde demektir. Bütün nimetlerin Allah'tan geldiğinin bilincinde olan bir kimse ise yegane güç, kuvvet ve söz sahibinin Allah olduğunu, O'ndan başka ilah olmadığını kalbine yerleştirmiş, katıksız imana sahip bir kimse demektir. Kuran'da tarif edilen ve övülen insan modeli de budur.

Demek ki yalnızca Allah'a yöneltilen bir şükür, imanın ve ihlasın önemli bir parçasıdır.

Şirk koşanlarda ise durum tam tersidir. Müşrikler sahip oldukları bütün nimetleri Allah'ın bunları yaratmaya vesile kıldığı maddelere ve şahıslara bağlar ve onlardan medet umarlar. Onlara müteşekkir kalır, onlara şükretmeye çalışırlar. Kısaca Allah'tan başka güç ve etki sahibi sandıkları sayısız sahte ilahlar edinirler. Akıllarını kullanmadıkları için, bütün bu sahte ilahları da, onların yaptıklarını da Allah'ın yarattığını ve Allah'ın dilemesi ve emri olmaksızın hiçbir şey yapamayacaklarını, hiçbir şeye güçlerinin yetmeyeceğini göremezler.

Allah'ı unutarak gücü ve etkiyi O'nun kullarında aramak, onlara yönelmek, onlara şükretmek ise hem şirk hem de çok büyük bir nankörlüktür.

Ancak hemen belirtmek gerekir ki insanların birbirlerine, teşekkür etmeleri elbette ki yanlış değildir. Ama bunu yaparken özünde kendisine bu iyiliği yapanın Allah olduğunu unutmamaları şarttır. Bu bilinçle hareket edildiği sürece doğru davranılmış olur. Ancak müşrikler bunun tam tersi bir tavır sergileyerek nimetin geldiği kaynağı ilahlaştırırlar. Bu ilahları için gerektiğinde dinden, Allah'ın rızasından taviz verirler. Müşriklerin bu tavrı Kuran'da şöyle açıklanır:


Siz yalnızca Allah'tan başka birtakım putlara tapıyor ve birtakım yalanlar uyduruyorsunuz. Gerçek şu ki, sizin Allah'tan başka taptıklarınız, size rızık vermeye güç yetiremezler; öyleyse rızkı Allah'ın Katında arayın, O'na kulluk edin ve O'na şükredin. Siz O'na döndürüleceksiniz. (Ankebut Suresi, 17)



Müminler ise müşriklerin aksine yalnızca Allah'a şükreder, yalnızca O'na minnet ederler. Kendilerine bir nimet geldiğinde önce Allah'a yönelir, O'na şükrederler ve bunun Allah'ın bir ihsanı olduğunu fark ederler. Bunun Kuran'da pek çok örneği vardır. Örneğin bilindiği gibi Allah Hz. Zekeriya'yı Hz. Meryem'den sorumlu kılmıştı. Zekeriya Peygamber mihraba her girdiğinde Hz. Meryem'in yanında yiyecek buluyordu. Ona bunun nereden geldiğini sorduğunda ise Hz. Meryem bunun Allah Katından olduğunu söylüyordu. Bunu haber veren ayet şöyledir:

Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriya'yı ondan sorumlu kıldı. Zekeriya her ne zaman mihraba girdiyse, yanında bir yiyecek buldu: "Meryem, bu sana nereden geldi" deyince, "Bu, Allah Katındandır. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verendir" dedi. (Al-i İmran Suresi, 37)
Bu ayetten anlaşıldığı gibi, Hz. Meryem kendisine ulaşan tüm nimetlerin Allah'tan olduğunun bilincindeydi. Kuran'da bu konu ile ilgili yer alan bir diğer örnek ise Hz Süleyman'ın kendisine verilen nimetler karşısında Allah'a yönelip dönmesidir:

(Elçinin gitmesinden sonra Süleyman:) "Ey önde gelenler, onlar bana teslim olmuş (Müslüman)lar olarak gelmeden önce, sizden kim onun tahtını bana getirebilir?" dedi. Cinlerden ifrit: "Sen daha makamından kalkmadan, ben onu sana getirebilirim, ben gerçekten buna karşı kesin olarak güvenilir bir güce sahibim." dedi. Kendi yanında kitaptan ilmi olan biri dedi ki: "Ben, (gözünü açıp kapamadan) onu sana getirebilirim." Derken (Süleyman) onu kendi yanında durur vaziyette görünce dedi ki: "Bu Rabbimin fazlındandır, O'na şükredecek miyim, yoksa nankörlük edecek miyim diye beni denemekte olduğu için (bu olağanüstü olay gerçekleşti). Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir, kim nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Gani (hiçbir şeye ve kimseye ihtiyacı olmayan)dır, Kerim olandır. (Neml Suresi, 38-40)
Yukarıdaki ayetlerde açıkça görüldüğü gibi Süleyman Peygamber bir istekte bulunmuş, onun bu isteğini yanında bulunanlardan biri yerine getirmiştir. Ancak dikkat edilecek olursa Süleyman Peygamber bunu yapan kişiye minnet etmemiş, hemen Allah'a yönelmiş ve şükretmiştir.

İşte mümin tavrı da böyle olur, şayet insan benzer bir durumda Allah'ı unutup, aradaki aracıya minnet ederse ve bu nimetin o kişiden geldiğini düşünürse Allah'a ortak koşmuş olur.


Kuran'ın pek çok ayetinde şirk koşmakla şükretmek, birbirinin zıttı olarak vurgulanır. Örneğin Allah Hz. İbrahim'i tarif ederken onun müşrik olmadığını, Allah'ın nimetlerine şükredici olduğunu şöyle haber verir:

"Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti; Allah'a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi. O'nun nimetlerine şükrediciydi. Onu seçti ve doğru yola iletti." (Nahl Suresi, 120-121)

Zümer Suresi'nin 65 ve 66. ayetlerinde de şirk koşmakla Allah'a şükretmek birbirinin tam tersi kavramlar olarak anılmaktadır.

Andolsun, sana ve senden öncekilere vahyolundu (ki): "Eğer şirk koşacak olursan, şüphesiz amellerin boşa çıkacak ve elbette sen, hüsrana uğrayanlardan olacaksın. "Hayır, artık (yalnızca) Allah'a kulluk et ve şükredenlerden ol." (Zümer Suresi, 65-66)

Görüldüğü gibi şükran duygusu da diğer duygular gibi Allah'a yöneltildiğinde imanı ve ihlası getirirken, Allah'tan başkalarına yöneltildiğinde şirki doğurur. Şükretmek imani açıdan son derece önemli bir konudur. Öyle ki şeytan insanları saptırmadaki başarısının bir ölçüsü olarak onları "şükretmez hale getirmesi"ni göstermiştir.

Kuran'da şeytanın ağzından bu ibret verici durum şöyle haber verilir:

Dedi ki: "Madem öyle, beni azdırdığından dolayı onlar(ı insanları saptırmak) için mutlaka Senin dosdoğru yolunda (pusu kurup) oturacağım. Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın." (Araf Suresi, 16-17)

Buraya kadar insanların sapmalarında, şirke düşmelerinde en sık ve en etkin rol oynayan duygusallık çeşitlerini inceledik. İnsanların şirke sapmalarında bunların biri, birkaçı veya hepsi birden etkili olabilir Elbette insanda bu incelediklerimizden başka daha pek çok duygu çeşidi vardır. Şefkat, merhamet, iyilik, kin, nefret bunlardan bazılarıdır. Bunların da aynı şekilde şeytani yönde kullanılması insanların şirke sapmalarına yol açabilir.

İnsanların, küçük çocukların ya da masum sevimli hayvanların ölümlerinden büyük üzüntü duyan bir kişi düşünelim. Bu kişinin duyduğu sözde merhamet, onu Allah'a karşı isyana ve şirk koşmaya götürür. Halbuki insan şeytani merhametin telkininden aklını kullanıp kurtulsa gerçeği temiz ve berrak bir şekilde görecektir. Bir kere ölüm, küçük çocuklar, mümin kimseler, masum hayvanlar için bir zulüm, eziyet ve azap olmadığı gibi onlar için bir kurtuluş ve sonsuz güzel bir hayata atılan adımdır. Allah'ın bu sevimli varlıkları Kendi Katına aldığı bir kapıdır. Şeytan ve onun dostları açısından ise ölüm dünyadaki azgınlıklarının, nefslerinin sınırsız tutkularının sona erdiği ve kendilerine vaat edilen ebedi azap kapısının açıldığı andır. Bu yüzden şeytan ölümü çirkin bir kötülük olarak görür ve göstermeye çalışır. Bu değerlendirmesi kendisi açısından doğrudur, fakat masumlar ve müminler için geçerli değildir. Ölüm, diğerlerinin aksine, cennete gidecek biri için mutluluk veren bir olaydır.

İşte duygularının etkisine kapılmadan aklını kullanan bir kimse, gerçekleri net ve berrak olarak görür, ona göre davranır. Duygusal, dolayısıyla aklı örtülmüş bir kimsenin içinden çıkamadığı, çok karmaşık, çelişkili, açıklanamaz gibi gördüğü konular, akıllı bir müminin gözünde son derece kolay, açık, net ve sadedir.



Duygusallığının peşinden sürüklenen kimseler akıllarını bir kenara atmış, kendilerini şeytanın büyüsüne ve iradesine teslim etmiş bir şekilde şirkin karanlığı ve bataklığı içinde ebedi azaplarına doğru sürüklenmeye devam ederler.

GİZLİ ŞİRK; EN TEHLİKELİSİ

Posted by Mina Berksan On

Bu bölüme dek şirkin genel anlamı ele alındı, neden kaynaklandığı, insanlarda nasıl ortaya çıktığı ve ne şekilde görüldüğü örneklerle anlatıldı. Bu bölümde ise şirkin, imanlı olan herkesin dikkat etmesi ve okurken mutlaka üzerine alması gereken, çok tehlikeli bir yönü ele alınacaktır: Gizli şirk...
Gizli şirk her mümin için üzerinde düşünülmesi en aciliyetli, en hayati konuların başında gelmektedir. Belki bir insan, bu bölüme dek anlatılanların hiçbirini yapmıyor, hiçbir örneğin kapsamına girmiyor olabilir, fakat bu yine de kimseyi yanıltmamalıdır. Eğer kişi gerçekten halis bir imana ulaşmak istiyorsa, mutlaka ve mutlaka bu konu üzerinde düşünmeli, müstağniyetten kaçınmalıdır. Zira Allah pek çok ayetinde Kendisi'ne katıksızca iman edilmesini ya da başka bir deyişle şirk koşmadan yönelinmesini emretmektedir:

'Gönülden katıksız bağlılar' olarak, O'na yönelin ve O'ndan korkup-sakının, dosdoğru namazı kılın ve müşriklerden olmayın. (Rum Suresi, 31)


...De ki: "Şüphesiz Allah, dilediğini şaşırtıp-saptırır, Kendisi'ne katıksızca yöneleni de dosdoğru yola yöneltip-iletir." (Rad Suresi, 27)


Ayetlerde açıkça görüldüğü gibi, Allah insanlar için katıksız bir imanı şart koşmuş ve onlara müşriklerden olmamayı emretmiştir. Aynı zamanda yalnızca Kendisi'ne yöneleni de dosdoğru yola yöneltip ileteceğini bildirmiştir. Demek ki doğru yolu bulabilmek için şirk koşulmaması şarttır.


Bunun içinse yapılması gereken en önemli şey Allah'ın "Ve yalnızca Rabbine rağbet et" (İnşirah Suresi, 8) emri gereği hareket etmektir. Ancak bu kavramın iyi düşünülmesi ve kavranılması gerekir. Yalnızca Allah'a rağbet etmek ne demektir?


Bu, insanın tek dost ve yardımcı olarak Allah'ı görmesi, yalnızca O'nun rızasını hedeflemesi ve sadece Allah'ın hoşnutluğunu esas amaç edinmesi demektir. Böyle bir insan için Allah'ın kendisini beğenmesi, kendisinden hoşnut olması nihai amaçtır. Bu nedenle de böyle bir kişi tüm hayatını Allah'ın belirlediği kıstaslara göre düzenler, O'nun emir ve yasaklarına göre hareket eder. Diğer insanların rızası, hoşnutluğu hep ikinci plandadır. Yalnızca Allah kendisinden razı olsun, gerekirse bütün dünya kendisine cephe alsın, bu kişi için fark etmez. Önemli olan asıl dost olan Allah'ın kendisinden hoşnut olmasıdır. Böyle bir insan kimin ne düşündüğünün, kimin ne söylediğinin, diğer insanların kendisini nasıl değerlendirdiklerinin kaygısını duymaz. Yalnızca Allah'ın razı olması ve yalnızca Allah'ın sevmesi onun için yeterlidir. Böylece sadece Rabbimiz'e rağbet etmiş olur. Belki bunu okuyan iman sahibi her insan bu özelliklere sahip olduğunu düşünebilir. Oysa insanın bundan kesin olarak emin olmak yerine, bu konu üzerinde derinlemesine düşünmesi ve kendisini bu konuda sürekli daha mükemmel hale getirmeye çalışması gerekir.


Herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu unutmamak

Allah'a rağbet eden bir insan yalnızca Allah'a güvenir, çünkü Allah'ın herşeye hakim olduğunu, herşeye gücünün yettiğini, Allah'ın izni dışında tek bir yaprağın dahi düşmediğini bilir. Bundan dolayı herhangi bir olayda yardım istenecek tek mercinin Allah olduğunun farkındadır.

O'nu veli edinmiştir, Allah'ın dışında dayanılacak, yardım istenecek başka hiç kimseye, hiçbir şeye ve hiçbir güce ihtiyaç duymaz. Bu, gerçek anlamda bir güvendir. Buna sahip olan bir insan hayatı boyunca başına gelen olaylarda tek bir an dahi olsa endişeye kapılmaz, üzülmez, sıkılmaz. Çünkü dünyada meydana gelen her olayın Allah'ın izniyle gerçekleştiğinin farkındadır. Şayet bu durumda kaygılansa, üzülse ya da karamsarlığa kapılsa bunun anlamı çok farklı olur. Çünkü böyle bir durumda insan, Allah'ın hikmetle yarattığı ve hayır gördüğü bir olaydan hoşnutsuz oluyor demektir ki, bu, Allah'a karşı saygıya uygun olmayan bir tavırdır. Allah'ın yarattığı herşeyde inanan insan için pek çok hayır vardır. İşte gerçek imana sahip bir insan yaşamının her anında bu bilinçle hareket eder. Elbette ki insan için neyin hayırlı olduğunu Allah bilir, nitekim Allah Kuran'da bu gerçeği şöyle bildirmektedir:


... Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz. (Bakara Suresi, 216)

Bu sebepten ötürü şirkten arınmış bir insan hiç beklenmedik bir olayla karşılaşsa, çok olumsuz gibi gözüken bir durumda kalsa veya başına diğer insanların çok tehlikeli ya da korkunç olarak yorumladıkları bir olay da gelse Allah'a olan güveninden dolayı itidalli bir tavır içinde olur.

Çünkü şayet "tek bir an" dahi endişeye kapılsa bu, Allah'a olan güveninin tam olmadığını, Allah'ın sonsuz kudretini ve hikmetini tam takdir edemediğini gösterir.


Gerçek imanda, katıksız bir sevgide Allah'a karşı mutlak bir teslimiyet olur. Kişi saniyelik hatalara dahi düşmemeye özen gösterir. Allah'a güveninde eksiklik hissettiği veya Allah'tan başka yardımcılar aradığı anda bunun şirk olacağını bilir. Bunun için hiçbir mazeret öne süremeyeceğinin de farkındadır.


İşte "gizli şirk" bu tip durumlarda büyük bir tehlike olarak ortaya çıkar. Örneğin zor bir durumla karşılaştığında insanın, "genelde çok teslimiyetliyim, Allah'a güvenim tam, ama çok nadir bazı olaylarda paniğe kapılıyorum, tevekkülsüzlük yapıyorum" şeklindeki bir düşünceye kapılması çok yanlış ve çirkin olur. Bu konuda insanın kendisini kandırması da çok tehlikelidir. Çünkü bu mantıkla hareket eden bir insan, kendisine başka yardımcılar aradığı için Allah'a tam güvenmiyor demektir. Bu da o kişinin, Allah'ın varlığını kabul etse de, O'na tevekkül edemediğini, Allah'ın sonsuz kudretini kavrayamadığını ve dolayısıyla şirk içinde olduğunu gösterir.

Yalnızca Allah'a rağbet eden insan ise Allah'ın kendisi için yaratmış olduğu kaderden kalben razıdır. Çünkü iman sahibi bir insan, kaderin dışına çıkmanın ya da kaderi değiştirmenin mümkün olmadığını bilir.



Allah'ın her insan için tayin ettiği bir kader olduğunu ve o kaderin hiçbir değişiklik olmadan işlediğini unutmaz. Allah insanların yaşayacakları her olayın bir kitapta kayıtlı olduğunu ve insanların, kitaplarında yazılı olanlar dışında hiçbir şey yaşayamayacaklarını pek çok ayetiyle haber vermiştir. Bu ayetlerden biri şöyledir:

... Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzakta (saklı) kalmaz. Bunun daha küçüğü de, daha büyüğü de yoktur ki, apaçık bir kitapta (kayıtlı) olmasın. (Yunus Suresi, 61)

Ayetten de açıkça anlaşıldığı gibi bir insanın yaşamı içinde karşılaştığı her olay, küçük büyük herşey bir kitapta kayıtlıdır. Her insan yaşadığı bu dünya hayatında kendine ait olan bu kader kitabını okumaktadır. Bu nedenle mümin karşılaştığı olayları bu gerçeğin bilincinde olarak değerlendirir ve Rabbimiz'in yaratmış olduğu kaderdeki her detayda bir güzellik arar. Kaderdeki her ayrıntının mutlaka bir hayır üzere yaratıldığına kesin olarak iman eder. Bunun bilincinde olan mümin için yaşadığı şeylerin hepsi mutlaka güzeldir; mümin bu güzellikleri hiç atlamadan görebilir. Geçmişte yaşadıklarından ya da halihazırda başına gelen olaylardan yakınma, rahatsızlık duyma veya hoşnutsuz olma gibi bir hataya düşmez. İstisnasız hayatı boyunca yaşadığı her andan razı olur.

Bunun aksi ise imanın derin olmadığını, imana şirk karıştığını gösterir. Böyle bir insan Allah'a iman ettiğini söyleyebilir, ahirete inandığını, gerçek bir Müslüman olduğunu iddia edebilir. Ama kaderindeki herhangi bir olaydan razı olmayan bir insan aslında, Kuran'da emredilen tevekkülü yaşayamıyor, Allah'ın yarattığı kaderi gerçek manada kavrayamıyor demektir. İşte bu durum "gizli şirk" alametidir.

Açıkça görüldüğü gibi gizli şirk konusu çok önemlidir ve aynı zamanda her insan için göz ardı edilemeyecek büyük bir tehlikedir. Bu nedenle insanın günlük hayatında kendi içinde hissettikleri veya olaylara verdiği tepkiler çok önemlidir. Bu bakımdan samimi bir insanın tüm yaşamını, günlük hayatını, hislerini, duygu ve düşüncelerini, hayata bakış açısını ve en önemlisi bilinçaltını bu anlayışla gözden geçirmesi şarttır.

Şirk, kimi zaman bir insanın yaşamına çok köklü şekilde yerleşmiş olabilir. Kişinin bir korkusu onun dini halis şekilde yaşamasını engelleyebilir. Örneğin geleceğe yönelik ciddi bir endişeye kapılıp, "geleceğini garanti altına almak" için Allah'ın emirlerini göz ardı edebilir, gerekli gördüğü durumlarda dininden taviz verebilir. Veya bir insan karşılaştığı zorlukları birer aksilik olarak değerlendirebilir; bundan dolayı isyankar bir ruh hali içinde olabilir. İşte bu veya benzeri durumdaki insanların büyük bir çoğunluğu Allah'ın sonsuz kudretini ve herşeyin hakimi olduğunu unutarak gizli bir şirke düşer. Geleceğini yaratanın da, kendisine mal, mülk zenginlik verenin de, karşısına çıkan zorlukları açıp giderenin de Allah olduğunu unutur, başka varlıklara güç atfederek onlardan yardım umar hale gelir.


Oysa her insan böyle bir gafletten şiddetle kaçınmalı ve büyük bir hızla uzaklaşmalıdır. İçinde bulunduğu durumu ince ince düşünmeli, hayatının her anında Rabbimiz'in herşeye güç yetiren, her varlığın ve her olayın üzerinde tek söz sahibi olduğunu tefekkür etmelidir. Ancak bu şekilde gizli şirk belasından uzakta kalabilir.


Örneğin bir insan kanser olabilir ya da hiç beklemediği bir anda trafik kazası geçirerek sakat kalabilir ve ömrü boyunca yürüyemeyeceğini öğrenebilir. Şirkten tamamen arınmış teslimiyet ve tevekkül yaşayan kişi, hastalığından dolayı üzülmez, kaygılanmaz, başına gelen zorluklardan dolayı asla yakınmaz. Bunu hemen teslimiyet ve güzellikle karşılar; Rabbimiz'in kendisi için mutlak bir hayır dilediğini unutmaz. Dünyada yaşadığı her türlü imtihanın sonsuz ahiret yaşamına kıyasla çok kısa sürdüğünü, ahirette büyük bir ecir kaynağı olarak karşısına çıkacağını aklından çıkarmaz. Şirkten arınmış bir imanda kişi karşısına çıkan zorluğu öğrendiği ilk anda bu haberi güzellikle karşılar, bunda bir hayır ve hikmet arar. Ancak şunu önemle belirtmek gerekir ki, bu, teselli mahiyetinde bir hayır arama değildir. Tam tersine gerçek imanda kişi kendisine isabet eden bu hastalığın kendisi için gerçekten büyük hayırlara vesile olacağına iman eder. Aynı şekilde tek başına kaldığında da, insanların yanında da, olayın üzerinden sabretmesini gerektirecek uzun zamanlar geçtiğinde de sakatlığına karşı hep aynı teslimiyeti gösterir. Çünkü kaderini Allah'ın belirlediğini bilir, Allah'tan gelen herşeyin güzel olduğunu düşünüp sabreder.

Her insan günlük yaşamında umulmadık olaylarla karşılaşabilir. Kendisine insanlar tarafından büyük bir haksızlık yapılabilir, bir iftiraya uğrayabilir, sözlü ya da fiili bir saldırıya maruz kalabilir...Ama gizli veya açık şirkten arınmış bir insan, böyle bir durumda kaderi unutmaz ve herşeyin Allah'ın kontrolünde olduğunu göz ardı edip duygusallaşmaz, sıkılmaz, üzülmez. Kendisini sinirlendirecek olaylar ve davranışlarla da karşılaşabilir, ama bunların da aslında kaderin bir parçası olduğunu bilir ve Allah'ın Kuran'da emrettiği gibi kötülüklere dahi güzellikle karşılık verir.

Öyle olaylarla karşılaşabilir ki, dini yaşamayan bir insanın korkuya kapılması, kaygılanması çok doğaldır, fakat o korkmaz ya da kaygılanmaz. Allah'ın her an yanında olduğunu bilir, O'na dayanıp, güvenir. Örneğin, bütün mal varlığını, ailesini bir anda kaybedebilir; ama bu kişi daha o an, o saniye Allah'a teslimiyetlidir. Çocuğunu kaybedebilir, eğitimi tehlikeye girebilir, işinden ayrılmak zorunda kalabilir, en yakınlarından birinin amansız bir hastalığa yakalandığını öğrenebilir... Bütün bu ve benzeri durumlarda gerçek iman sahibi insan sarsılmaz bir tevekkül ve teslimiyet içindedir. Olaylardan ötürü karmaşaya, umutsuzluğa düşmez, karamsarlığa kapılmaz, hüzünlenmez, üzüntü duymaz, Allah'a olan güveninden bir şey kaybetmez.

İşte her insanın kendi içinde bu tarz durumlarda nasıl bir tepki vereceğini samimi bir şekilde tartması ve gizli şirke karşı önlem alması gerekir. Zira "bu kadardan bir şey olmaz" diye düşünmek, zor durumlarda verilecek cahilce tepkileri normal karşılamak veya bu konuda insanların çoğunluğunun verdiği tepkileri ölçü almak son derece yanlış olur. Çünkü bir ayette Allah, "Yeryüzünde olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan şaşırtıp-saptırırlar.



Onlar ancak zanna uyarlar ve onlar ancak zan ve tahminle yalan söylerler" (Enam Suresi, 116) şeklinde buyurmaktadır.

Gizli şirke neden olabilecek diğer bir husus da kişinin başarılarını, ya da yaptıklarını kendi eseri zannetmesidir. Örneğin bir kişi başarılı bir konuşma yaptığında o konuşmayı kendi aklıyla kendisinin yaptığını zannederse bu çok yanlış olur. Çünkü Kuran'da tarif edildiği gibi "nutku verip konuşturan" Allah'tır. O dilemedikçe insanın konuşması ve üstelik hikmet üzere konuşması mümkün değildir. Bunların hepsi Allah'ın dilemesiyle gerçekleşmektedir. Veya bir insan mesleğinde başarı elde ediyorsa, bilimsel keşiflerde bulunuyorsa, yaşamı kolaylaştıran buluşlar yapıyorsa, bunların tümünü Allah'ın yardımıyla yapıyor demektir. Allah'ın dilemesi dışında bir başarı elde etmesi mümkün değildir. Tüm bunlara rağmen insanın halen kendi başarılarını sahiplenmesi, bunlarla övünmesi, gururlanması ve bu esnada Allah'ı unutması çok yanlış ve haksız bir eylem olur. Nitekim bir Kuran ayetinde Allah insanın hiçbir şey yapmaya kudreti olmadığını şöyle bildirir:

"Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz. Gerçekten Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir." (İnsan Suresi, 30)

Başarıların yanı sıra insan bir musibetle karşılaştığında, örneğin hastalandığında ya da yaralandığında, bunların da kaderinde yaratıldığını unutmaması şarttır. Eğer hastalıkta rol alanın bir virüs, kazaya sebep olanın da kötü bir sürücü olduğunu düşünüyorsa bu kişi olayları büyük bir gaflet içinde değerlendiriyor demektir. Elbette arada çeşitli sebepler yaratılmıştır ancak bunların tamamı Allah'ın bilgisi ve kontrolü altındadır. Bu kişi hastalanmıştır veya yaralanmıştır; çünkü kaderinde o hastalığın meydana gelmesi vardır. Bu, Allah'ın takdiridir.



Kişinin bunu kabul etmemesi, içten içe isyankar bir tavır içinde olması da gizli şirk olur. Musibet ve hastalıklarda hayır ve hikmet olmadığını düşünmek, hastalıkları yaratanın Allah değil de direkt olarak mikrop ve virüsler olduğunu zannetmek, Allah'ın bu mikrop ve virüsleri birer vesile olarak yarattığını unutmak son derece yanlış bir bakış açısıdır. Kuran'da her olayın Allah'ın bilgisi dahilinde gerçekleştiğini haber veren pek çok ayet vardır. Örneğin Peygamberimiz (sav) döneminde müminlerin yaşadıkları bir zorluk anı için Allah şöyle buyurmuştur:

İki topluluğun karşı karşıya geldiği gün, size isabet eden ancak Allah'ın izniyle idi. (Bu, Allah'ın) mü'minleri ayırdetmesi, Münafıklık yapanları da belirtmesi içindi... (Al-i İmran Suresi, 166-167)

Bu ayetlerden de anlaşıldığı gibi, insanların karşılaştıkları her türlü olay ancak Allah'ın izniyle gerçekleşir. Şu halde insanın, Allah'ın herşeyi kontrolü altında bulundurduğunu unutması, çok sapkın bir düşünce olur. Allah olan biten herşeyden haberdardır. İnsanın hayatının her safhası ve her anı da ancak Allah'ın izniyle, Allah'ın kontrolünde gerçekleşmektedir. Ve unutulmamalıdır ki, Allah'ın takdir edip yaratmış olduğu kader, iman eden samimi kullar için her zaman en hayırlısıdır. İnananların tüm yaşadıklarında çok büyük bir hayır ve hikmet vardır. Ama insan bu hikmetleri her zaman anlayamayabilir.

Bazen bu hikmetleri görür ve şükreder. Bazen ise göremez ancak yine Allah'a güvenir ve dayanır. Bilir ki kendisine isabet eden bu olayları Allah pek çok hayırlar ve güzelliklerle birlikte yaratmıştır.

"Biraz şirk biraz iman" mantığı sapkınlıktır

Gizli şirk konusu düşünülürken şu nokta mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır: İnsanın "biraz şirk biraz iman" gibi sapkın bir mantıkla hareket etmesi, "iman içerisinde biraz şirkten bir şey olmaz" diye düşünmesi kesinlikle büyük bir aldanıştır. Her an Allah'a rağbet etmek ve bundan hiç taviz vermemek müminin normal hayatıdır. Bu imanın ve aklın gereğidir ve mümine yakışan da budur. Bu durumda insanın Allah'tan başka güç sahibi hiçbir varlık olmadığına kesin olarak kanaat getirmesi şarttır. Nitekim Allah her olayın Kendi kontrolünde meydana geldiğine birçok ayetiyle dikkat çekmiş ve insanlara Kendisi'ne ortak koşmamalarını şöyle emretmiştir:

Dedi ki: "Hamd Allah'ındır ve selam O'nun seçtiği kullarının üzerinedir. Allah mı daha hayırlı yoksa onların ortak koştukları mı?" (Onlar mı) Yoksa, gökleri ve yeri yaratan ve size gökten su indiren mi? Ki onunla (o suyla) gönül alıcı bahçeler bitirdik, sizin içinse bir ağacını bitirmek (bile) mümkün değildir. Allah ile beraber başka bir ilah mı? Hayır, onlar sapıklıkta devam eden bir kavimdir. Ya da yeryüzünü bir karar yeri kılan, onun arasında ırmaklar var eden ve ona (yeryüzü için) sarsılmaz dağlar yaratan ve iki deniz arasında bir ara-engel (haciz) koyan mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı? Hayır onların çoğu bilmiyorlar. Ya da sıkıntı ve ihtiyaç içinde olana, Kendisi'ne dua ettiği zaman icabet eden, kötülüğü açıp gideren ve sizi yeryüzünün halifeleri kılan mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı? Ne az öğüt-alıp düşünüyorsunuz. Ya da karanın ve denizin karanlıkları içinde size yol gösteren ve rahmetinin önünde rüzgarları müjde vericiler olarak gönderen mi? Allah ile beraber başka bir ilah mı? Allah, onların şirk koştuklarından Yücedir. Ya da halkı sürekli yaratmakta olan, sonra onu iade edecek olan ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı? De ki: "Eğer doğru söylüyor iseniz, kesin-kanıt (burhan)ınızı getiriniz." (Neml Suresi, 59-64)

Yukarıdaki ayetlerde görüldüğü gibi her olay Allah'ın dilemesi ile gerçekleşmektedir ve bu gerçeği unutmak, bazı olayların Allah'tan bağımsız meydana geldiğini zannetmek O'na ortak koşmak demektir.


Unutmamak gerekir ki gizli şirk gerçek imanın oluşmasının önündeki en büyük engeldir. Din, ancak "saf" yani "katıksız" olursa gerçek anlamda yaşanır. Ara bir yol aramanın, bazı olayların Allah'ın kontrolünde bazıların da -Allah'ı tenzih ederiz- insanların veya başka varlıkların kontrolünde meydana geldiğini düşünmek ise şirktir. Bunu anlamazlıktan gelmenin insana bir faydası olmaz. Burada anlatılan konular her Müslümanın düşünüp acilen hayata geçirmesi gereken gerçeklerdir. Aksi takdirde insanın kendini bu tehlikeden müstağni görmesi, hayatını yarı Müslüman olarak yaşaması hem büyük bir akılsızlık hem de bunu yaşayan insan için çok sıkıntılı bir hayat olur. Bu bakımdan kişinin nefsini bu gözle değerlendirmesi ve en kısa zamanda hatalarını bulup telafi etmesi gerekir.


İnsan belki başka bir konuda ağırdan alsa büyük bir zarara uğramayabilir. Fakat bu konuda ağırdan alması, anlamazlıktan gelmesi, yapan kişi adına çok tehlikeli ve yanlış bir davranıştır. Çünkü burada anlatılanlar yaşansa da olur yaşanmasa da mantığıyla düşünülecek olaylar değildir. Tersine şirk konusu, imanla imansızlık arasında çizgi olması bakımından son derece önemlidir. Gizli şirk insanın önünde, gerçekleri kavramasını engelleyen, akıl ve basiretini körelten, dünyada gerçek bulunuş amacını unutturan, hesap gününe karşı gaflete düşüren çok aldatıcı bir perde oluşturur. Ve bu konu halledildiğinde insanın gözünün önündeki bu aldatıcı perde kalkmış olur.

Ancak şunu da belirtmeliyiz ki, şirkten tamamen arınmak son derece kolaydır. İnsanın tek yapması gereken samimi olmak, kendisini yaratmış olan Allah'ın gücünü takdir edebilmektir. İnsan, buraya kadar anlattığımız konuları uygularken çok girift bir şeyi başarıyor, kahramanlık yapıyor gibi bir ruh haline girerse bu da çok yanlış olur.

Bu bölümde anlatılanları zor görerek, bundan dolayı "din kıldan ince kılıçtan keskindir" tarzında yorumlar getirmek ve dini içinden çıkılmaz gibi göstermeye çalışmak, anlatılan konuların zor olduğu şeklinde bir imaj vermek çok büyük bir samimiyetsizliktir. Zira salih bir müminden istenen çok kolay bir şeydir; her an yalnızca Allah'a rağbet etmek ve Allah'a katıksızca iman etmek...

Müslüman bu salih karaktere sahip olduğu, gerçekten hiçbir ortak koşmadan Rabbimiz'e yöneldiği zaman, her türlü başarıyı, güzelliği ve nimeti Allah'tan umabilir. Çünkü Allah şirkten tamamen arınmış kullarına dünyada da ahirette de büyük mükafat vereceğini müjdelemiştir. Dünyada tam ihlası elde etmiş kullara Allah'ın müjdesi şöyledir:

Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir.



Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır. (Nur Suresi, 55)

Her türlü şirkten arınan, katıksız imanı yakalayan kişilerin ahiretteki durumları ise Kuran'da şöyle haber verilir:

... Ancak tevbe edenler, ıslah edenler, Allah'a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini katıksız olarak Allah için (halis) kılanlar başka; işte onlar müminlerle beraberdirler. Allah müminlere büyük bir ecir verecektir. (Nisa Suresi, 145-146)

PUTLARI KIRMAK

Posted by Mina Berksan On

Şirk, cahiliye toplumlarında büyüyen bir insan için bir tür "yaşam biçimi"dir. Böyle bir insan Allah'tan gafil olan bir toplumda büyür, o toplumun Allah yerine benimsediği ilahları benimser. Bu nedenle de şirk koşmak, çoğu insan için alışılageldik bir şeydir. Zaten bu yüzden yaptığı işin Allah'a karşı bir isyan olduğunu ve kendisini büyük bir cezaya müstahak kılacağını da pek düşünmez. Dahası, kendisini Allah'a hiç şirk koşmadan iman etmeye çağıran bir insana da garip bir gözle bakar; söylediklerini çok şaşırtıcı, çok anlaşılmaz bulur.


Mekke'nin müşrik önde gelenleri de Peygamberimiz (sav)'e aynı tepkiyi vermişlerdi. Onlar da tek bir ilahın var olduğuna, yani Allah'a inanıyorlardı. Ancak dünyevi işlerinin hemen hepsini küçük ilahlarla ilişkilendirmişlerdi. Ticaretin, sevginin, savaşın, tarımın, hepsinin ayrı ayrı küçük ilahları vardı. En önemlisi ise, bu şirk düzeninin onlara çok normal, çok mantıklı gelmesiydi. Bu nedenle Peygamberimiz (sav)'in tüm ilahları reddedip, tek bir Allah'a iman etmeye davet etmesi onları şaşırttı. Ayetlerde bu konu şöyle bildirilir:


İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kâfirler dedi ki: "Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür. İlahları bir tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey." Onlardan önde gelen bir grup:



"Yürüyün, ilahlarınıza karşı kararlı olun; çünkü asıl istenen budur" diye çekip gitti. "Biz bunu, diğer dinde işitmedik, bu, içi boş bir uydurmadan başkası değildir." (Sad Suresi, 4-7)

Peygamberimiz (sav)'in tek ilahın Allah olduğunu ve diğer sözde ilahların hiçbir gücünün olmadığını bildirmesi müşriklere çok anlaşılmaz gelmişti. Bunun en önemli nedenlerinden biri ise, bu tür bir sistemin, yani tek bir ilaha kulluk edilen bir düzenin nasıl işleyeceğini anlayamamalarıydı. Ticaret tanrısını bırakırlarsa, ticareti kim düzenlerdi? Ya da savaş tanrısını terk ederlerse savaşlarında onlara kim yardımcı olurdu? Tarımla ilgili tanrı olmasa, yağmuru ve bereketi nasıl ve kimden talep ederlerdi? Onların içinde bulundukları körlük nedeniyle kavrayamadıkları gerçek, bu ilahların zaten hiçbir güçleri olmadığı idi. Dilediğine bereket veren, dilediğini çeşit çeşit ürünlerle rızıklandıran Allah'tır. Kureyş Suresi'nde bu gerçek şöyle bildirilmiştir:

Kureyş'i biraraya getirip anlaştırdığı, yaz ve kış yolculuğunda onları ısındırıp yakınlaştırdığı için, şu Ev (Kabe'n)in Rabbine kulluk etsinler; ki O, kendilerini açlıktan doyuran ve korkudan güvenliğe kavuşturandır. (Kureyş Suresi, 1-4)

Bugün de tek Allah'a iman etmeye çağrılan bir insan, Kureyşlilerin düştüğü sapkınlığa düşebilir. İlah edindiği diğer tüm kavram ve insanları bırakıp sadece Allah'a kulluk ederek nasıl yaşayacağını anlayamayabilir. Oysa onu şu an yaşatmakta ve rızıklandırmakta olan, onu koruyan ve gözeten sadece ve sadece Allah'tır. Karnını doyuran güç, kendisine maaş veren patronu değil, o patronu kaderinde yaratan ve kendisine maaş vermeye mecbur eden Allah'tır. Olaylar, başıboş ve tesadüfi bir biçimde, milyonlarca küçük ilahın müdahalesi ile değil, sadece ve sadece Allah'ın dilediği şekilde gelişmektedir. Allah dünyayı bir kader ile yaratmıştır ve insanlar da Tekvir Suresi'nin 29. ayetinde bildirildiği gibi, O dilemeden hiçbir şey dileyemeyecek kadar Allah'ın iradesine boyun eğmişlerdir. Kuran'da haber verildiği gibi, "O'nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur". (Hud Suresi, 56)


Şeytan insana, şirkten kurtulmayı çok zor ve karmaşık; tevhidi, ihlası ve imanı ise yaşanması imkansız gibi gösterebilir. Oysa bu, yalnızca şeytanın verdiği bir vesveseden ibarettir. Şeytanın yalancı olduğu, Kuran'ın bir ayetinde yine şeytanın sözleri ile şöyle aktarılır:

İş hükme bağlanıp-bitince, şeytan der ki: "Doğrusu, Allah, size gerçek olan va'di va'detti, ben de size vaadde bulundum, fakat size yalan söyledim. Benim size karşı zorlayıcı bir gücüm yoktu, yalnızca sizi çağırdım, siz de bana icabet ettiniz. Öyleyse beni kınamayın, siz kendinizi kınayın. Ben sizi kurtaracak değilim, siz de beni kurtaracak değilsiniz. Doğrusu daha önce beni ortak koşmanızı da tanımamıştım.

Gerçek şu ki, zalimlere acı bir azab vardır." (İbrahim Suresi, 22)

İşte bu yüzden şeytanın yalanlarından, vesveselerinden ümitsizliğe kapılmak, moralini bozmak büyük bir akılsızlık olur.


Bilinmelidir ki, şirkten kurtulmak için samimi bir niyet değişikliği yeterlidir. Bu niyet değişikliği kişinin herşeye, herkese ve tüm olaylara karşı olan bakış açısını şirkten tevhide çevirecektir. Yani siyah gözlük takan birisinin etrafını görebilmek için her yeri tek tek aydınlatmasına gerek yoktur. Gözlüğünü çıkarması yeterlidir. Şirk de her yeri karartan bu gözlük gibidir. Gözlüğü çıkarmadan zorlama yöntemlerle şirkten arınmaya çalışmak hem zor, hem ümit kırıcı hem de imkansızdır. Bir hamlede gözlüğü çıkarmak ise hem kolay hem de tek etkili çözümdür.



İşte insanın şirkten, Allah'ın razı olduğu imanlı ve ihlaslı yaşama geçmesi de tek bir kararlılık hamlesi gerektirir. Bu da her ne durumda olursa olsun Allah'a güvenmek ve Kuran'a harfiyen ve samimi olarak uymaya karar vermekle olur. Bu samimiyet ve kararlılık muhakkak ki beraberinde Allah'ın yardımını, hidayetini ve rahmetini getirecektir

Şunu da unutmamak gerekir ki insan kendisine hidayet veremez, hidayeti ancak Allah verir. O halde insan hidayet, samimiyet ve ihlas için Allah'a sürekli dua etmeli ve Allah'ın, bu samimi ve halis çağrıya mutlaka icabet edeceğini bilmelidir. "Ben bu kadar işin içinden nasıl çıkacağım; halis, katıksız imanı nasıl yakalayacağım" gibi şeytani bir ümitsizliğe asla kapılmamalı, gereken samimiyet ve kararlılığı gösterdikten sonra Allah'ın mutlaka kendisini en doğru yola ileteceğinin, şeytanın saptırmalarından koruyacağının bilincinde olmalı ve bunun ferahlığını ve sevincini yaşamalıdır.

Elbette ki şeytan imanı ve ihlası çirkin, sıkıntılı ve ızdırap verici olarak göstermeye çalışacaktır. Halbuki gerçek eziyet, sıkıntı ve ızdırap şirktedir. Bu, dünyada da ahirette de böyledir.


Taptığı sahte ilahları bırakarak sadece Allah'a yönelen bir insan, "boşlukta" ve "sahipsiz" kalmaz, aksine tek gerçek ilah olan Allah'a sığınarak olabilecek en büyük huzur, güven ve rahatlığı kazanır.
Kuran'da müminlere şu müjde verilir:

Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir; Ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, Kendi emrini yerine getirip-gerçekleştirendir... (Talak Suresi, 2-3)


Bu nedenle şirk içinde yaşadığını fark eden ve bundan pişmanlık duyan insan, bir an bile tereddüt etmeden putlarını terk etmelidir. Örneğin daha önce sahip olduğu malları, paraları, fabrikaları, mülkleri mutlak kendisinin sanan, rızkının bunlara bağlı olduğunu düşünen, bu büyük servetin kendisine ve soyuna on yıllarca saltanat sürdüreceğini düşünen, tüm bunları kendisine verenin Allah olduğunu düşünmeyen ve bunlarla kibirlenen bir insan, iyice düşünerek bakış açısını ve tavrını değiştirmelidir. Bundan böyle mülkün tek sahibinin Allah olduğunu, bütün bu zenginlikleri Allah'ın kendisini denemek için verdiğini, bunları Allah'ın razı olacağı şekilde kullanması gerektiğini düşünmelidir. İçindeki kibir ve sahiplik duygusundan acil olarak kurtulmalıdır.



Bunları yaptığında niyet olarak putlarını kırmış olur, ancak elbette ki bunu fiili olarak ispatlaması gerektiğinde de aynı kararlı tavrı göstermelidir. Örneğin malını, parasını Allah rızası için harcaması gerektiğinde hiç tereddüt etmeden, gelecek ve rızık endişesine düşmeden bunu yapabilmelidir. Bu konuda Allah'a tam güvenmeli, rızkı verenin Allah olduğunu unutmamalı ve Allah'ın karşısında aczini bilmelidir.

Görüldüğü gibi şirkle tevhid arasındaki fark, çoğu zaman niyet ve bakış açısı farkıdır. Mübarek Peygamber Efendimiz Kabe'deki putları fiili olarak kırmış, Hz. Musa Yahudilerin edindiği buzağıyı yakıp küllerini denize savurmuştur; ama bunlar sembolleştirilen şirklere karşı vurulan darbelerdir. Bugün de sembolleştirilmiş şirklere karşı aynı fiili müdahaleler yapılabilir, ama önemli olan şirkin mantığını yıkmaktır ki, bu da niyetin ve bakış açısının değişmesi ile mümkün olur.


Bu nedenle, şirkten vazgeçip imana yönelen insanın yaşadığı büyük değişim, öncelikle zihninde meydana gelir. Dış görünüm olarak belki eski yaşamının bazı öğelerini devam ettirir, ama tamamen farklı bir bakış açısına ve kavrayışa sahip olur. Kısacası, eskiden atalarından gördüklerine, kendi tutkularına, birtakım insanların fikirlerine göre düzenlediği hayatını, şimdi sadece Kuran'da bildiriline göre ve sadece Rabbimiz'in rızası için düzenler. Böylece binlerce küçük ilaha kulluk etmeyi, onları razı etmek için uğraşmayı bırakarak, "birbirinden ayrı Rabler mi daha hayırlıdır, yoksa Kahhar olan bir tek Allah mı?" (Yusuf Suresi, 39) diyen Hz. Yusuf gibi, sadece kendisini yaratana teslim olur.

Hz. Yusuf'un aşağıdaki sözleri tüm müşrikler için ebediyen geçerlidir:

Sizin Allah'tan başka taptıklarınız, Allah'ın kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın ad olarak adlandırdıklarınızdan başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah'ındır. O, Kendisi'nden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru olan din işte budur, ancak insanların çoğu bilmezler. (Yusuf Suresi, 40)